12 Eylül darbesinin ‘sakıncalı’ teğmeni anlatıyor: O Fotoğraf bana işkence ve zulmü hatırlatıyor

Cihan Başakçıoğlu

İZMİR – Resmi rakamlara göre 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendiği, 14 kişi cezaevlerindeki açlık grevlerinde, 171 kişinin ise sorgularda ve işkencelerde can verdiği, 49 kişinin ise idam edildiği 12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 43 yıl geçti. Darbenin 43’üncü yıldönümünde de hafızalardaki yerini koruyan fotoğraflardan biri 17 Ocak 1984 tarihinde THKP/C Üçüncü Yol davasında tek tip elbise dayatmasını protesto eden tutukluların elbiselerini yırtarak yarı çıplak duruşmaya katıldıkları fotoğraf oldu. Fotoğraftaki isimlerden biri ise dikkat çekiciydi; Rahmi Yıldırım.

TEK TİP DAYATMASINA KARŞI ÇIKAN BİR ASKER…

1957 yılında Çorum’da doğan Yıldırım, 1978 yılında Kara Harp Okulu’ndan mezun oldu. Darbe döneminde teğmen rütbesiyle askerlik görevini sürdüren Yıldırım, 1982 yılında ise “yasa dışı görüşleri benimsediği” gerekçesiyle ordudan çıkartılarak tutuklandı. Yıllarca yargılandığı THKP/C davasında beraat eden Yıldırım, 1986 yılında ANKA’da gazeteciliğe başladı. TSK’den çıkartılan askerlerin haklarını elde etmek için 1992 yılında kurdukları Eylül Emeklileri Derneği ve 2011 yılında kurulan Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği’nin (ADAM-DER) kurucuları arasında yer alan Yıldırım, halen Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS) Disiplin Kurulu Başkanı. Yayınlanmış 6 kitabı bulunan Yıldırım ile 12 Eylül Askeri Darbesi’ni konuştuk.

BİRÇOK DARBEYİ GEREK ASKER GEREKSE GAZETECİ OLARAK YAŞADI

Gazeteci kimliğinizi asker kimliğinizden ayrı tutmuyorsunuz anlaşılan. O halde şöyle devam edelim. Altmış altı yıllık ömrünüzde hangi darbeleri gördünüz? O darbeleri nasıl yaşadınız?

27 Mayıs 1960 darbesini tarih kitaplarından biliyorum. 1962 ve 1963 yıllarında Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın girişimlerini de aynı şekilde tarih ve anı kitaplarından, bu girişimleri birebir yaşamış dostlarımın anlattıklarından biliyorum.

Şahsen anımsadığım ilk darbe, 12 Mart 1971 darbesi. Darbeden birkaç ay sonra İstanbul’daki Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiştim öğrenci olarak. O darbe, gelişen sol hareketi bastırmanın yanı sıra, Atatürkçü cuntanın Kemalist cuntayı tasfiye ettiği darbeydi. Atatürkçü cuntanın şeflerinden İstanbul 1’inci Ordu Komutanı Faik Türün hemen her hafta okulumuza gelirdi. Her gelişinden sonra sevdiğimiz öğretmenler uzak illere sürgün edilirdi. Askeri okullardaki öğrenciliğimiz Türkiye’de sosyalist aydınlanmanın kitleselleştiği 1970’li yıllarda geçti. Özel olarak sosyalist hareketleri hedef alan, bütün toplumun üzerinden silindir gibi geçen 12 Eylül 1980 darbesi sırasında teğmen rütbesindeydim. Çanakkale’nin Çan ve Yenice ilçelerinde sıkıyönetim komutanlığı yaptım. Ardından 1982 yılında yasa dışı görüşler taşıdığım, örgütsel faaliyetlerde bulunduğum gerekçesiyle tutuklandım, iki buçuk yıl tutuklu kaldım, sıkıyönetim mahkemesinde beraat ettim.

28 Şubat 1997 postmodern darbesi sırasında gazeteciydim. Üyesi bulunduğum sendikanın bağlı olduğu TÜRK-İŞ konfederasyonu darbecilerden yana tavır alınca, kişisel olarak “Ne şeriat ne darbe” diyerek protesto bildirisi yayımlamıştım. Bu bildiri o tarihte Radikal gazetesinden haber olarak yayımlandı.27 Nisan 2007 e-muhtırasına da gazeteci olarak tanık oldum.Nihayet, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi; peşinden 20 Temmuz 2016 tarihli sivil darbe.

‘HARBİYE 1978 DEVRESİ ‘KIZIL DEVRE’ OLARAK BİLİNİR’

12 Eylül 1980 darbesine giden süreci nasıl anlatırsınız? Neler yaşandı, darbenin öncesindeki süreçte yaşananların size yansıması nasıl oldu?

Darbe öncesi süreç ve darbe, sınıflar mücadelesi bağlamında değerlendirilmelidir. Bu bağlamda, 12 Eylül darbesi öncesinde dünyada olduğu gibi Türkiye’de de rüzgâr soldan esiyordu. 12 Mart darbesinin genel kurmay başkanının ifadesiyle “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi geride bırakmıştı.” İşçiler köylüler memurlar sınıfsal çıkarlarına sahip çıkma konusunda hayli yol kat etmişlerdi. Sosyalist hareketlerin kurucu önderleri Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, İbrahim Kaypakkaya 12 Mart darbesi sürecinde katledilmişlerdi ama ardılları 1974’ten itibaren yeniden örgütlenmişlerdi. Sosyalist solda onlarca fraksiyon vardı. Onca bölünmüşlüğe karşın bir sosyalist örgütün mitingine onbinlerce kişi katılıyordu. Sosyalist hareketler, tarihte görülmemiş ölçüde kitleselleşmişti. Kentlerin etraflarında kurtarılmış mahalleler oluşmuştu. Düzen partisi CHP bile kendisini solda tanımlama noktasına gelmişti.

Sosyalist aydınlanma orduyu da etkilemişti. Bu anda şu hususu vurgulamam şart. TSK ne denli izole bir hayat sürmeye koşullanırsa koşullansın, toplumdan kopuk bir hayat sürmez. Kışla sınırları dışında yaşanan her şey, kışla içinde karşılığını bulur. 1970’li yıllar Türkiye’de sosyalist aydınlanma yıllarıydı, kışla içinde karşılığını buldu. Mensubu olduğum Harbiye 1978 devresi, TSK literatüründe “Kızıl Devre” olarak bilinir. Yani, demokratların, Kemalistlerin, komünistlerin, özellikle de komünistlerin çoğunluk oldukları devre.

Gerek kışla içinde gerekse kışla dışında sosyalist solun bu denli kitleselleşmesi elbette sermayedar sınıfın iktidarını tehdit ediyordu. Çare olarak önce sosyalist güçlerin karşısına devlet destekli milliyetçi sivil faşist çeteler çıkartıldı. Sol güçlerle faşist çeteler arasındaki silahlı çatışmalarda her gün onlarca kişi can verdi. Yanı sıra Maraş’ta, Çorum’da, İstanbul Taksim’de gladyo operasyonlarıyla yüzlerce kişi katledildi. Bütün bu operasyonlar sol hareketin gelişimini önlemeye yetmeyince nihayet 12 Eylül 1980 günü askeri darbe yapıldı.

’12 EYLÜL’DE ÇANAKKALE’DE TEĞMEN OLARAK GÖREVLİYDİM’

12 Eylül 1980 gününü nasıl hatırlıyorsunuz? Örneğin o gün neredeydiniz, nelerle karşılaştınız, neler yaşadınız?

Darbeden bir gün önce, 11 Eylül günü yani, Çanakkale Jandarma Er Eğitim Alayı’nda teğmen rütbesiyle görevliydim. Öğleden sonra olağanüstü bir hareketlilik başladı. Asayiş timleri kuruluyor, cephaneler açılıyor. Alay’ın bütün bölüklerinde olağanüstü bir hareketlilik yaşanıyor. Ancak bana ve komşu bölük komutanı devre arkadaşım Tacettin Tezcan’a kimse bilgi vermiyor. Nihayet mesai bitti, evlerimize gidiyoruz; ancak ikimiz dışında kışlayı terk eden yok. Anlaşıldı ki, darbe olacak. Nitekim öyle oldu. 12 Eylül sabahı Alay’a gittiğimizde birçok subayın yönetimi devralmak üzere ilçelere gittiklerini öğrendik. Sabah içtimaında Alay Komutanı isim vermeden dönemin siyasi liderleri Süleyman Demirel ile Bülent Ecevit’i kastederek, “İki tohumsuzun yüzünden memleket bu hale geldi, kahraman ordumuz idareyi ele almak zorunda kaldı” diyerek darbeyi açıkladı.

O arada Alay Komutanı’nın emriyle bana iki günlük göz hapsi cezası verildi. O süreçte tutuklanmayı bekliyordum. Ancak sürpriz bir şekilde, Çan ve Yenice ilçelerine sıkıyönetim komutanı olarak atandım. O ilçelere sıkıyönetim komutanı olarak gönderilen subaylar tepki çeken bazı davranışları üzerine geri çağrıldılar, yerlerine ben görevlendirildim.

Sıkıyönetim komutanı olarak, yukarıdan gelen emirler doğrultusunda ben de çok sayıda kişiyi gözaltına aldım. Ancak kimsenin canını yakmadım. Çan ve Yenice ilçelerinde zaten dişe dokunur bir sol hareket yoktu. Gözaltı işlemleri, yasal derneklere yönelik, sonuç üretmeyen bir uygulamadan ibaret kaldı. Üç ay sonra tekrar Çanakkale’deki birliğe geri döndüm.1982 yılında ise, “yasa dışı görüşler” suçlamasıyla ilişiğim kesildi ve tutuklandım.

İŞKENCELİ SORGULAR, ARDINDAN METRİS…

Tutuklanırken neler yaşadınız? Kötü muamele ve işkence söz konusu muydu? Ya da bir başka deyişle o günlere dair unutamadıklarınız neler?

Önce Eylül 1982’de Urfa’da sınır bölük komutanı iken Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı emriyle gözaltına alındım. Ordu İstihbarat ve Dil Okulu’nda sorgulandım. Bir ay süren sorgunun ardından göreve iade edildim. Bu süreçte fiziki işkence yoktu. Benden öncekilerin sorgusunda fiziki işkence de yapılmış ancak tepkiler üzerine işkenceciler dizginlenmiş.

İkinci kez Kasım 1982’de Bursa Sıkıyönetim Komutanlığı emriyle gözaltına alındım. Bursa emniyetinde askı, elektrik ve falaka dahil, işkence ile sorgulandım. Elli gün süren sorguda suçlamaları kabul etmediğim halde tutuklanıp Gölcük Cezaevi’ne kapatıldım. Buradayken, 28/29 Ocak 1983 gecesi, devre arkadaşım yoldaşım Ömer Yazgan ve yoldaşları idam edildiler. Başka bir davada idam cezası vermemek için rüşvet almak suçundan hükümlü bir yargıcın kararıyla idam edildiler. Bir devrimciye yaraşır şekilde idam sehpalarına tekmeyi kendileri vurdular. Saygıyla sevgiyle özlemle anıyorum kendilerini. Üçüncü olarak Mart 1983’te bu kez İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı emriyle gözaltına alındım, İstanbul emniyetinde 50 gün süreyle işkenceyle sorgulandım ve Metris Cezaevi’ne götürüldüm.

Dördüncü olarak Haziran 1983’te yine İstanbul emniyetinde işkenceyle sorgulandım. Beşinci olarak, Ekim 1983’te Ankara emniyetinde sorgulandım, Metris’e geri götürüldüm.

Bu süreçte sadece ben değil, yüzlerce asker, sol görüşlü oldukları gerekçesiyle işkenceli sorgulardan geçirildi. Ben toplamda 150 gün süreyle sorgulandım. Bir arkadaşımız aralıksız 180 gün süreyle sorgulanmıştı. Sorgulamalar sonuçta orduda solcu bilinen askerlerin tasfiyesine yönelikti. Bu kıyım ve tasfiye sürecini “Kışlada Solkırım” adıyla kitaplaştırdım.

‘DEVLET BİZLERE HAKSIZ TUTUKLAMA TAZMİNATLARI ÖDEDİ’

Sonrasında yargılama süreciniz nasıl devam etti ve nasıl sonuçlandı?

12 Eylül darbesi döneminde solcu oldukları gerekçesiyle ordudan atılan genç askerler aleyhine çeşitli sıkıyönetim komutanlıkları adliyelerinde çok sayıda davalar açıldı. En geniş kapsamlı dava, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesi’nde açılan 123 sanıklı THKP/C Üçüncü Yol davasıydı. Üç arkadaşımız, yasa dışı örgüte yardım yataklık suçlamasıyla 6 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldılar. Ben de aynı cezaya çarptırılmıştım. Ancak, bana verilen ceza kararı Askeri Yargıtay’dan döndü, yeniden yapılan yargılama bu kez beraat kararıyla sonuçlandı. Beraat kararlarının ardından haksız tutuklamaya karşı tazminat davaları açtık; davalar lehimize sonuçlandı, devlet bizlere haksız tutuklama tazminatları ödedi.

‘O FOTOĞRAFA RASTLADIĞIMDA CEZAEVİNDEKİ ZULÜM VE İŞKENCEYİ ANIMSIYORUM’

O döneme ilişkin bir fotoğraf var. Tek tip elbise dayatmasına karşı mahkeme salonundaki bir protesto fotoğrafı. O fotoğrafa ilişkin neler anlatmak istersiniz? Bugün sizin de içerisinde olduğunuz o fotoğrafı gördüğünüzde neler hissediyorsunuz?

12 Eylül darbesinden sonra cezaevleri toplama kampına dönüştürüldü. Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevleri işkencenin simgesi olarak tarihe geçtiler. Açlık grevleri, işkenceyle ölüm, tedavi edilmeme gibi nedenlerle sadece Diyarbakır cezaevinde hatırladığım kadarıyla 44 kişinin cesedi çıktı. O dönemde cezaevleri sorgu ve işkence merkezleriydi. Öyle ki, işkencenin ticaretine bile sahne olmuştu cezaevleri. Zenginleşmek için her yolu mubah gören sermayeli üretim düzeninde, sonunda işkence bile para kazanmanın aracı haline gelmişti. Bir cezaevi komutanı, işkence yapmamak karşılığında tutuklu yakınlarından rüşvet almaktan hüküm giymişti.

Cezaevlerine yönelik pasifikasyon, onursuzlaştırma ve işkence politikası çerçevesinde siyasi tutuklu ve hükümlülere “tek tip” cezaevi üniforması dayatılmıştı. Bu politika çerçevesinde 14 Ocak 1984 tarihinde Metris Cezaevi’ne de baskın yapıldı, tüm giysilerimiz alındı, koğuşlarda atlet külot bırakıldık.

Baskından üç gün sonra, 17 Ocak 1984 tarihinde, THKP/C Üçüncü Yol davasının ilk duruşması vardı. Sabah 06.00’da koğuşlardan çıkartıldık, işkence edilerek tek tip elbise giydirildi. Bu sırada dört takım elbiseyi yırttığımı hatırlıyorum. Nihayet elbise giydirildikten sonra cezaevi avlusuna atıldık.

Saat 10.00’da da duruşma salonuna götürdüler. Saniyeleri hesaba katan bir zamanlama yapmak gerekiyordu. Çünkü, duruşma salonunda zincirler ve kelepçeler çözüldükten sonra, izleyicileri, avukatları, mahkeme heyetini beklemeden tek tip cezaevi elbisesini yırtıp atmak, sesini duyuramamakla sonuçlanacaktı. Bu durumda yeniden koğuşlara ve hücrelere götürülecektik.

İzleyiciler, avukatlar ve Cumhuriyet gazetesi muhabiri Deniz Teztel’in salona alınmalarından sonra, tam mahkeme heyeti salona girerken tek tip üniformaları yırtmaya başladık. Mahkeme heyeti yerini aldığında yırtma işlemi tamamlanmıştı. Deniz Teztel o sırada (sonradan sembolleşen) fotoğrafı çekmeyi başardı, ama fotoğrafa yayın yasağı kondu. Yine de cezaevlerindeki zulmün aracı tek tip elbiseye karşı direnişi ilk kez kamuoyuna duyurmuş olduk.

Tutuklu arkadaşlar, cezaevinde olan biteni anlatmakla beni görevlendirmişlerdi. Duruşma yargıcı duruşmayı açtığını belirtmek üzere tutanağı yazdırmaya hazırlanırken, elimi kaldırıp söz istedim. Mahkeme başkanı Albay’ın emriyle inzibatlar beni karga tulumba salondan çıkardılar. Tam mahkeme heyetinin önünden geçerken parmağımı sallayıp, “İşkence altında sorguladınız, işkence altında yargılayamazsınız” diye bağırdım. Arkadaşlar da “Kahrolsun Faşizm” “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan atmaya başladılar. Sloganlar ve duruşmayı izlemeye gelmiş ailelerimizin bağırışları birbirine karıştı. Mahkeme başkanı Albay’ın emriyle salondan çıkartılıp, bilekler arkadan kelepçeli atlet külot cezaevi avlusuna atıldık.

Ocak ayının ayazında hava kararıncaya değin cezaevi avlusunda titredik. Zaman zaman yangın hortumuyla ıslatıldık. Hava kararmaya başlayınca teker teker kıç falakasından geçirilip koğuşlara atıldık. O günkü falakanın fiziki acısı unutulacak gibi değil.

31 Ocak 1984 tarihinde ikinci kez salonda atlet külotla kalınca, mahkeme heyeti, duruşma inzibatını bozduğumuz gerekçesiyle yargılamanın sanıkların yokluğunda yapılmasına karar verdi, bir daha da duruşmalara alınmadık.

Aradan onca zaman geçtikten sonra fotoğraf sembolleşti, her medya mecrasında paylaşılır hale geldi. Bugün o fotoğrafa her rastladığımda ilk olarak cezaevlerindeki zulüm ve işkenceyi anımsıyorum. Yanı sıra, faşizme, zulme ve işkenceye direnmenin onurunu duyumsuyorum.

‘12EYLÜL’DE 397 SUBAY, 176 ASTSUBAY, 447 ÖĞRENCİ ASKER ORDUDAN UZAKLAŞTIRILDI’

Darbenin bilançosu birçok kez raporlara yansıdı. Genel çerçevede 12 Eylül Askeri Darbesi’ni aynı zamanda bir asker olarak nasıl değerlendiriyorsunuz?

12 Eylül darbesi kökü dışarda bir darbedir. Daha Türkiye’de resmen duyurulmadan, dönemin ABD Başkanı’na CIA Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze tarafından “Bizim çocuklar başardı” sözleriyle müjdelendi. Diğer darbeler de ABD ve NATO icazetlidir. Bir askerin ABD icazetiyle darbe yaparak faşist rejim kurması utanç vericidir. 12 Mart’ın Genelkurmay Başkanı, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi geride bıraktı” diyerek darbe yapmıştı. 12 Eylül’ün Genelkurmay Başkanı, “Bir garson benden daha fazla maaş alıyor” diye yakınmıştı. Dönemin işveren sendikası başkanının “20 yıldır işçiler gülüyordu biz ağlıyorduk, şimdi gülme sırası bizde” sözleri, darbenin ekonomi politiğinin en özlü ifadesidir.

Dediğiniz gibi darbenin bilançosu çok sayıda raporlara araştırma kitaplarına yansıdı. Kitaplara konu olan bilançolarda, ordudaki tahribata ilişkin bilgi yoktur. Bu eksikliği naçizane “Kışlada Solkırım” kitabıyla tamamlamaya çalıştım. Kısaca aktarmam gerekirse:

Darbeciler, kendileriyle aynı görüş ve inançta olmayan binlerce askeri mahkeme kararı olmadan, keyfi kararlarla TSK’den çıkardılar.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra 235 general ve 4 bin 171 subay,12 Mart 1971 darbesinde 600 dolayında subay astsubay ve öğrenci asker, 12 Eylül 1980 darbesinde 397 subay, 176 astsubay, 447 öğrenci asker, 1984 yılından itibaren 900’ü 28 Şubat sürecinde olmak üzere 615 subay, 928 astsubay, idari kararlarla ordudan uzaklaştırıldı.

‘BUGÜNKÜ OTOKRASİNİN 12 EYLÜL’DEN TEK EKSİĞİ TBMM VE SİYASİ PARTİLERİN AÇIK OLMASI’

Aradan 40 yılı aşkın bir süre geçti. Bugünden baktığınızda o günler hakkındaki düşünceleriniz? O günden bugüne neler değişti sizce?

Ülkemiz tarihi ne yazık ki darbeler tarihi olarak yazılmakta ve yaşanmaktadır. Darbelerin kaynağı gösterilen Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kuruluş tarihi olarak MÖ 209 yılında yapılmış kanlı bir darbeyi benimsemesi, ne denli hastalıklı bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ecdadımız” diyerek sahiplendiği 36 Osmanlı padişahından 6’sının darbeyle düşürüldükten sonra idam edilmesi, aynı hastalıklı zihniyet ve darbeci devlet yapılanmasının sonucudur. Bu zihniyet ve devlet yapılanması ne yazık ki Cumhuriyet döneminde de sürdürülmüş, ülke bir darbeden diğerine sürüklenmiştir. Nihayet 15 Temmuz akşamı ülkemiz yüzlerce kişinin katledildiği askeri darbe girişimine sahne oldu. Bastırılan askeri darbe girişimi “Allah’ın lütfu” sayıldı ve siyasal İslamcı tek adam faşizmini inşa etmenin bahanesi oldu.

12 Eylül 1980 darbesi Türk İslam Sentezi’nin resmi ideoloji haline getirdi ve siyasal İslamcı faşizme giden yolu açtı. Darbeci genelkurmay başkanı, meydanlarda ayet okuyarak siyaset yapmayı devlet geleneği haline getirdi, okullarda müfredata zorunlu din dersleri koydu, yabancı ülkelerdeki din görevlilerinin maaşlarını ödemek için uluslararası şeriatçı örgütlerle işbirliği yaptı.

Bugün de Cumhurbaşkanı ve partisi, 12 Eylül faşizminin ruh ikizi ve mirasçısı olduğunu defalarca gösterdi. 12 Eylül darbesinin lideri, bir işçinin kendisinden fazla maaş almasından yakınmıştı. Bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan yabancı yatırımcılara yaptığı konuşmalarda, grevlere anında müdahale ettiğini anlatıyor.

Bugünkü otokrasinin 12 Eylül faşizminden tek eksiği, TBMM’nin ve siyasi partilerin açık olmasıdır. Ne var ki, TBMM’nin 12 Eylül dönemindeki Danışma Meclisi’nden bir farkı yoktur.

Üniversiteler, medya ve yargı, 12 Eylül faşizmi dönemindeki kadar baskı altında olmanın ötesinde muktedirin emir erlerine dönüştürüldü. Mahkemeler itibariyle kıyaslamam gerekirse, bu dönemin hukuku ve yargısı, 12 Eylül’ün sıkıyönetim hukukunun da gerisindedir. Temel hak ve özgürlükler 12 Eylül dönemindeki gibi askıdadır. Toplanma, gösteri yürüyüşü ve örgütlenme hakkı kullanılamamaktadır. İşkencelerde yitirdikleri yakınlarını arayan Cumartesi Anneleri’ne uygulanan zulüm utanç vericidir. Ankara’daki insan hakları anıtı bile tutukludur. Bu koşullar altında tek adam otokrasisine karşı seçimin kurtuluş olup olmadığı artık tartışmalıdır.

Bu ağır koşullara karşın, emek, barış, demokrasi ve sosyalizm güçlerine düşen görev, yılgınlığa kapılmadan her meşru zeminde mücadeleyi sürdürmektir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x